Moğolistan Günlüğü

Moğolistan Gobi çölü ile bizim geçiş noktası olarak belirlediğimiz sayılı yerlerden biriydi, turumuzun daha başındayız ve burayı tamamladığımızda başka bir noktaya taşınacağına inanıyorduk. Daha önce okuduğumuz gezi yazılarından başkent Ulan Bator’da görülecek çok fazla alan olmadığını biliyorduk, düşündüğümüz gibi yarım gün şehir merkezini gezmek yeterli olmuştu. Göçebe hayatı halen büyük oranda sürdüren Moğollar; mimaride çok gelişememişler ve gördüğümüz en renksiz ve mimari açıdan en karışık şehirleri kurmuşlardı. Ağaçsız ve yeşilsiz şehirlerde uzaktan bakıldığında şehre tek rengini veren farklı renklerdeki çatılar olduğunu görüyorsunuz.

Buna rağmen bizi asıl şaşırtan turist yoğunluğu oldu; Çin’in metropollerinden bile daha fazla turist gördüğümüz şehir merkezinde öğreniyoruz ki insanlar bozulmamış doğası nedeniyle Moğolistan’ı çokça tercih ederken, farklı bölgelerinde birçok tura katılıyor. Trekking ve kampçılık yanında ata binmek buranın vaz geçilmezlerinden. Her kıtadan, bir birinden farklı ülkelerden tanıştığımız turistler, Moğolistan’ın dünyada turizm açısından ne kadar da popüler olduğunu gösteriyordu.

İlk gün tanıştığımız turistlerden biri de yalnız seyahat eden, net bir rota çizmeden önüne bir yıl koyarak yola çıkan gezgin Türk arkadaşımız Zehra idi. Kendisi ile hem gurur duyduk hem de ortak Gobi hayalimiz ile mutlu olup tur planı yaptık. Yeterince güneye inebilmek, bozkırın ve çölün tadını çıkarabilmek için minimum 10 gün belirledik. İlk defa teknoloji

den, internetten, çoğu zaman elektrik ve sudan uzakta 10 gün var önümüzde… ve biz çok heyecanlıyız…

Turu organize eden arkadaşın tur detayları kadar bize gideceğimiz aracın rus yapımı ve ne kadar sağlam olduğundan ve kullanılan en iyi araçlardan olduğundan bahsetmesi o sırada pek dikkatimizi çekmediyse de yola çıktığımız 2. saat içinde aydınlanmıştık. Bir rehber eşliğinde çıktığımız yolculuğumuzda aslında yollar eksikti. Ara sıra ortaya çıkan tekerlek izleri dışında genel olarak Kuzey-Güney-Doğu-Batı yönlendirmesi ve sanırım çoğu zamanda usta şoförümüzün iç güdüleri ile bir kaç saatte bir karşılaşılan tek tük kişiden aldığımız bilgiler ışığında yol alıyorduk. Anladık ki Moğolistan’da aynı nehirde iki defa yıkanamayacağınız gibi aynı yoldan iki defa geçemezsiniz:)Burada her şoför kendi yolunu çiziyordu..

Tabii yol olmayınca yol lambalarından söz etmek de imkansızlaşıyor. Çöle ulaşabilmek için güneye uzun bir yolumuz vardı ve her gün erken kalkıp, kısa bir kahvaltı sonrası o gün hedefe göre yaklaşık 5 ila 7 saat yol alıyorduk. Akşamları ise yakın bir nomad ailenin gerine konuk oluyorduk. Nomadlar keçi, koyun, deve veya at sürüleri ile geçimlerini sağlayan göçebe aileler. Gerin önünde onlarca deveden oluşan bir sürü ile göz göze oturabildiğiniz gibi, yanınızdan aniden vahşi at sürülerinin dört nala geçmesi de bir o kadar doğal. ( o anın paniği ile yabani at sürüsünün fotoğrafını çekemedik tabii:) )

İlk gün sonsuz düzlüğün, yüzlerce km kare bozkırın içinde ıssız bir Lama tapınağı idi hedefimiz. Sararmış otların arasında güneşin altında geçen saatlerce yolculuk sonrasında önümüzde yükselen granit birkaç kayanın çevirdiği yeşil alan sanki cenneti vadediyor. Küçücük alanda biten yemyeşil ağaçlar ve yüzlerce yıllık yıkılmış tapınak sizi hemen büyüsüne alıyor, biz buraya ait değiliz diyor. Tapınak çevresinde basamaklar halinde yükselen granit kayaların üzerine kurulmuş gökyüzüne uzanan ovolar ise görkemi ile bizi zamanında çevresinde dua eden, meditasyon yapan insanların hayaline sürüklüyor.

Ertesi gün güneye inmeye hızla devam ediyorduk, 10 milyon yıllık tarihe sahip çok renkli doğal oluşum Tsagaan Suvragan’ da mola verdik. Şuan denize kıyısı olmayan Moğolistan’ ın geniş topraklarının ortasında bulunan bu yerde deniz canlılarına ait fosiller ve her rengin ayrı bir dönemi simgelediği renkli topraklar milyonlarca yıllık coğrafi oluşumlara kafa yoran bilim adamları için de zengin bir çalışma alanı olmuş.

DSCN1147

3. gün durağımız bir national parktı. Dere yatağı boyun kanyonda keyifli bir yürüyüş yaptık ve saatlerce süren araba yolculuğunda tutulan bacaklarımızı açtık.

Akşam konakladığımız gerin misafirperver sahipleri yine güler yüzleri işaret ettikleri keçi-deve sütünden yapılmış peynir, hamur ve ellerindeki sıcak çay ile karşıladılar bizi. İlk geceler gerlerin arasına kurduğumuz küçük masalarda elimizde çekirdek gün batımı ve ardından muhteşem yıldız manzarası izleyerek geçmişti. Gök yüzü o kadar netti ki en yakından en uzağa çok/az parlak yıldız katmanları ile sanki uzayı gördük. 3. akşamımızdı ve bu akşam artık gözlerimizi büyüleyici gökyüzünden ayırabildik. Sıcak kahvelerimizi alarak nerdeyse her evde bulunan tavlaya alternatif “ancle bones” oyun masası kurduk. Bizde “aşık” olarak bilinen kemiklerin eklem yerlerinden yapılmış bu taşlarla kafa lambalarımızın cılız ışığında uzun bir oyun gecesi bizi bekliyordu.

4. gün akşam üstü saatlerinde ulaştığımız kum tepelerinde vakit kaybetmeden ayakkabılarımızı çıkarıp tırmanmaya başladık.

300m ye kadar varan kum tepelerinden en yükseklerinden birine tırmandığımızı; tepenin ortasında heh şimdi göründü, walla geldik deyip bir türlü varamadığımız zirveye ulaştığımızda anladık 🙂 2 saatlik bir tırmanıştan sonra soluk soluğa ulaştığımız manzara nefeslerimizi tamamen kesmişti. Rüzgarın bir bıçakla şekillendirilmiş kadar keskinleştirdiği zirvenin ardından çıkan sonsuz çöl manzarası bizim için sürpriz olmuştu. Rüzgarın en usta ressamların fırçalarına taş çıkarak marifetiyle kumlara verdiği şekli, alçalmaya başlayan güneşin gölgeleri süslüyordu.

Zorlu tırmanışta yolda vazgeçen arkadaşlara bu manzarayı nasıl anlatırız diye düşünerek aşağıya inerken güneş çoktan batmaya başlamıştı. Akşam yemeğimiz sushiyi yer yemez, ertesi gün çölde geçecek tam bir güne uyanmanın heyecanıyla erkenden gözlerimizi yumduk. Çölde sushi bir başkadır 🙂

Kum tepelerine gitmek üzere develerle yola çıktığımızda saat oldukça erkendi. Başlangıçta bu yükseklikte bir hayvana binmek bizi tedirgin etse de, yoldaki sessizlik gösteriyordu ki zamanın yavaşladığı çölde bu dingin hayvanların ağır adımları bizi kendi içimizde de bir yolculuğa sürüklemişti.

Tümgün çölde koşup oynadıktan, yuvarlandıktan sonra duş bulmanın sevinci ise anlatılamaz, burayı geçiyorum 🙂

DSCN1264 DSCN1255

Dönüş yolunda daha önce atlayarak geçtiğimiz derenin dar noktasını genişlediğini ve akıntının da arttığını gördük. Nehir boyunca bir süre yürüyerek yeni bir alan aradıysak da maalesef başarılı olamadık. Bizde çevreden topladığımız kütük ve odun sopalarla kendi köprümüzü kurarak sorunu çözdük.

Ertesi günü dinozor yumurtalarının çıkarıldığı Byan Zag bölgesine gitsek de aslında burada görülecek bir şey yoktu. Yumurtalar ve dinozor kemikleri çoktan çıkarılmış ve hem Ulan Bator hem de dünyanın sayılı müzelerinde çoktan yerini almıştı. Bizde daha sonra bu kemikleri aynı bölgedeki “Three beauty mountains” national park müzesinde görecektik.

Aynı gün akşam saatlerinde ise GOBİ çölünün ve bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış güney Moğolistan bölgesinin en eski ve en büyük manastırı Ongyn Hiid’in kalıntıları arasında geziyorduk. Nehir kenarında bir dağın eteklerinde yükselen manastır 28 tapınaktan oluşuyor ve 1000 lamaya ev sahipliği yapıyormuş. Fakat Stalin’in temizlik döneminde manastır tahrip edilirken 1000 lama da öldürülmüş. İnsanlar bu dönemden bahsederken halen gözleri doluyor.

IMG_4414

6. günün akşamında dere kenarında kurulmuş yaklaşık 200 gerden oluşan bir turistik ger çadır kampında yerleştik, derenin soğuk sularında ayaklarımızı dinlendirdik. İlk defa burada bizim dışımızda güney bölgeye gelen bir çok turist ile karşılaştık. Akşam güzel bir tabloyu andıran bir manzara karşısında yemek yiyip sohbet ederken aslında çocuklukta hepimizin resmini çizdiği dere, ağaç ve arkada tepelerden oluşan resmin buraya ait olduğuna emindik 🙂 Geceleri uyumakta zorluk çeken Zehra ve biz, daha fazla dayanamayıp uyku tulumlarımızı alıp derenin kenarındaki masaların üstüne konuşlandık. Gün doğumu bu manzara ile muhakkak izlenmeliydi.

DSCN1296

Ertesi gün uzun bir yolculuk sonrası Orhon vadisine vardığımızda çorak bozkır yerini parlak yeşil renkli çimenlere, ormanlara, nehirlere ve renkli otlara bırakmıştı. Önce kısa bir mola verip yüksek bir noktadan bu renkli vadi manzarasını izledikten sonra şelale gezisi ile devam ettik. Ayaklarımızı buz gibi suyuna sokabilmek için dik kayalardan aşağı inmeye değerdi. Akşam misafiri olacağımız nomad ailenin küçük oğluyla oyun oynadıktan sonra, şimdi sobanın sıcaklığında kağıt oynayarak uyku saatini bekliyoruz.

Üşüyerek uyandığımızda dışarıda yağmur yağıyordu. Moğolistan’da temmuzdan sonra kış başlıyordu ve biz çölden beri iki gündür kuzeye yol alıyorduk. Artık hava tamamen soğumuştu ve geceleri uyumak daha zordu. Tüm soğuğa rağmen yağmur altında vadide ata binmek ise çok zevkliydi.

Eşyalarımızı toplayarak hot springe doğru yola çıktık. Yol olmamasından kaynaklanan her zamanki sarsıntının üstüne bir de vadinin volkanik taşları, kayaları ve dereleri eklenmişti. Havada sürekli eşyaların uçuştuğu, fark etmeden kendimizi iki koltuk arasında havada yakaladığımız bu yolculuk sırasında aracın gücüne inanamadık. İlk bir kaç gün “off road” macerası olarak görüp eğlendiğimiz bu yolculuk, 3.-4. günden sonra lunaparkta gondolda 48 saat unutulmuşsun hissi veriyordu 🙂

DSCN1359

Kalın çoraplar, iki üç kat kıyafet ile arabamızdan indiğimiz hot spring’de yağmur çiseliyordu. 5 dakika içinde eşyalarımızı bırakıp müthiş dağ ve ovo manzarası karşısında sıcak su havuzuna girdiğimizde ise üzerimizde sadece bikinilerimiz vardı. Bir haftadır donarken şu an bu havada havuzda olmak o an rüya gibiydi. Yarım saat sonra sıcak bizi bunaltmaya başlamıştı bile; biz de soğuk birer bira açarak kaldığımız yerden devam ettik…

Tümsek çukur, taş çamur, dere demeden yol alan aracımız ise artık yavaş yavaş bozulma sinyalleri veriyordu, ama biz pek oralı olmadık…

Bugün son gezi günümüz, yarın Ulan Bator’a dönüşe geçeceğiz. Şanslıyız ki eski başkent bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış Kharakhuruna giderken asfalt yollar başladı. Biz de kitap okuyarak, rehberimize bir kaç kağıt numarası öğreterek ve yolda oyun oynayarak medeniyetin tadını çıkardık.

Son gün planımız Moğolistan İmparatorluğunun eski başkenti, bugün ise 13. yy dan buyana ekonomik, tarihi ve kültürel merkez olma kimliğini korumuş Kharakorum. Cami, kilise ve manastırlarıyla çok kültürlü bir yapıya sahip Kharakurum’u biz ilk yazılı Türk eserlerin bulunduğu Göktürk anıtları ile biliyoruz. Bilge Kağan ve Köl Tigin adına 8.yy da dikilen anıtlarda Göktürk devletinin tarihi anlatılarak, Türk milletine esaretten kurtulmak üzere birlik ve beraberlik çağrısı yapılıyor.

Aynı gün gezdiğimiz bölgenin en büyük manastırının bulunduğu “Erdene Zuu” müzesi ile taş ve bronze dönemden bu yana binlerce yıllık tarihe ev sahipliği yapan yerel müzenin her ikisi de etkileyici idi.

DSCN1372

Akşam saatlerinde vardığımız göl kenarına artık arabamız ara ara stop etmeye başladığı için yer yer oturarak yer yer de aracı iterek gelmiştik. Uzun süre göl çevresinde kalacak boş bir ger aradıktan sonra bir gere sığınarak hızla son akşam yemeğimiz için kolları sıvadık.

IMG_4430

Post Navigation