Santa Clara ve Trinidad Günlükleri

İnanmadığımız yasaları, kuralları kabullenip, hemen uymak ikimizin de mizacında olmadığından olsa gerek, şehirler arası yolda turistlerin tek kullanabileceği “Viazul” firmasının otobüsleri yerine öncelikle halkın ulaşımını sağlayan yerel otobüslere binmek için ısrar ediyoruz. Çıkış kapısından dalarak girdiğimiz lokal otobüs garından güvenlik görevlileri tarafından çıkarılıyoruz. Yolda tanıştığımız Kübalı ailenin biz konuşur, sizi yerel otobüslere bindiririz sözünün arkasından saatlerce diğer otobüs garına yürüyüp, kapısında beklesek de; sonunda durumu kabulleniyor ve turist otobüsleri ile aynı ücrete taksi dolmuşlara yöneliyoruz. Yerel otobüslere Küba kimliğiniz olmadan binebilmek, yada kontrolleri geçebilmek pek mümkün değilmiş 🙁 Tecrübe ile sabittir.

DSCN2229
Havana’dan sonra Küba’daki ikinci şehrimiz, Che’nin şehri Santa Clara… Che’nin mozolesinin de bulunduğu şehrin tüm sokaklarında, evlerin dış cephelerinde, bakkallarda, okullarda, berberlerin duvarında yada girdiğimiz herhangi bir evin mutfak dolabında Che’ nin resmini, bir sözünü veya imzasını görüyoruz. Şehir Che’ye ve daha bir çok gerillaya olan vefasını onların her bastığı yeri yada anısını taşıyan her alanı müzeleştirerek göstermiş. Oldukça küçük bir şehir olan Santa Clara’da sadece 1 gün kalıyoruz. Bir gün içinde metal, bronz, mermer gibi farklı materyallerden yapılmış, şehrin faklı noktalarındaki 3 Che anıtını geziyoruz. Che’nin ölümünden yıllar sonra cansız vücudu Bolivya’dan bu şehre getiriliyor. Beraber savaştığı bir çok gerillayla beraber şehrin girişindeki anıtının altında çok mütevazi ama etkileyici bir odada yatıyor. Anıtta bir de Che müzesi var ki, gerçekten çok etkileyici. Bebekliğinden ölümüne fotoğraflarla tüm hayatını anlatıyor. Bir çok ülkede yaşamış ve savaşmış olan Che’nin mütevazi hayatı kişisel eşyaları ve okuduğu kitaplarla gözümüzde canlanıyor.

DSCN2271
Fidel’in Havana’da yakalanmasının ardından Santa Clara’yı geri almak için Batista’nın vakit kaybetmeden gönderdiği yüzlerce silah ile yaklaşık 400 askeri taşıyan Tren Blindado, 15-20 kişilik bir gerilla grubu ile raydan çıkarılıyor ve tüm silahlar ele geçiriliyor. Tabii bu başarıda yola barikat kurarak Che ve arkadaşlarına zaman kazandıran, Batista’ nın destek göndermesine izin vermeyen Santa Clara halkının da payı büyüktür. Şimdi bu eski Blindado treni müzeleştirilmiş; bir anıt ile beraber şehrin içinde bir parkta bulunuyor.

DSCN2305
Ayrıca şehirde gezilebilecek yerler arasında Teatro La Caridad, Palacio Provincio ve hükumet binalarının da bulunduğu ufak bir meydan olan Parque Vidal ve bu meydanın çevresinde konumlanmış, sanat galerileri, restoran ve barlardan oluşan Bolivard caddesi ile LGBT’lerin kültür merkezi olarak geçen Bohem El Mejunje caddesini sayabilirim. Şehirde yemek oldukça ucuz. Yerel peso CUP kullandığınız sürece 55 kuruşa pizza yerken, 1 TL ye dondurmaya doyabilirsiniz. El Mejunje caddesinde katedralin karşısında bulunan dondurmacıda Tres Gracias yemenizi kesinlikle tavsiye ederim. Küba’ nın güçlü güneşin altında birkaç saat yürüdükten sonra dondurma insanı ne kadar da mutlu ediyormuş meğer.

DSCN2227
Akşam yine 50 kuruşluk pizzamızı, 1,5TL’lık biramızı alıp meydandaki parkta boş bir bank arıyoruz. Meydana bakan restoranlarda neşeli latin müzikleri ile salsa yapanları seyrediyoruz. İngilizce pratik yapmaya yada bize salsa öğretmeye çalışan Kübalılarla bir süre muhabbet ettikten sonra, Küba’nın yerel içkisi Mojito’yu daha makul bir fiyata içmek için ara sokaklardan birine dalıyoruz.
Santa Clara’da evinde bizi konuk eden yaşlı beyefendi, o gün doğum günü olduğundan bayram çocuğu gibi özenle hazırlanmış, evde dans ederken; biz ise ayrılmak üzere çantalarımızı toparlamaya çalışıyoruz. Akşam onlarla doğum gününü kutlamak istesek de Küba’nın güneyine kadar uzun bir yolumuz var. 3 saatlik mesafedeki Trinidad’a doğru yola çıkıyoruz.

DSCN2471
Palmiyeler, muz ağaçları, küçük köy evleri, toprak yollar,yemyeşil manzara ile süslü kısa bir yol sonrası akşam saatlerinde otobüsten bir gürültü patırtının içine iniyoruz. Çevremizi saran 6-7 casa particular sahibi 20CUC ‘dan başlayan pazarlıklarını hep beraber 10CUC’da bitirirken; Ferda ve beni farklı yönlere sürüklüyordu. Sonunda çantalar ve biz buluştuk derken; fiziksel açıdan en güçlü ev sahibi ile evin yolunu yarılamıştık. Şehirdeki tüm evler gibi bu ev de önde bir balkon ve arkada geniş bir terastan oluşuyordu. Çat pat İngilizce, (sözlükle) çat pat İspanyolca konuştuğumuz ev sahiplerimizle 4 gece kalıyoruz.

DSCN2574
Evet iki günlüğüne geldiğimiz Trinidad’a tek katlı rengarenk evleri, taş dar sokakları, sanat galerileri, küçük zevkli kafeler ve restoranlar ile çevrili meydanları ile aşık oluyor, dört gün kalıyoruz. İlk 3 gün sadece müze olarak çevrilen ve tamamen koruma altına alınan renkli sokaklarını geziyor, fotoğraflar çekiyoruz. Güneşin en çok yükseldiği saatlerde ise birbirinden yaratıcı tablolar, heykeller yada el işleri ile dolu sanat galerilerini yada eski katedrallerini geziyoruz. Plaza Mayor’a bakan Galeria de Arte Benito Ortiz isimli galeride fare kapanı, jilet, gözlük gibi geri dönüştürülmüş malzemeler bir araya getirilerek yapılmış yüzler beni gerçekten çok etkiledi.

DSCN2354
Yaklaşık bir haftadır Küba’dayız fakat hala eğlence deyince burada akla gelen, insanların sabaha kadar neşeli Latin müzikleri ile salsa yaptığı casa de la musicalara gidemedik. Kübalılar gibi gündüz marketten aldığımız bir şişe romu kola ile karıştırarak oldukça hesaplı “Cuba Libre” kokteylimizi önceden hazır ediyoruz. Meydanda, açık havadaki casa de musica’a doğru yola çıkıyoruz ki evden uzaklaştığımız daha yüzüncü metrede yağmur bastırıyor. Bulduğumuz ilk açık kapıya sığınıp, misafir sever ev sahibi ile yağmur geçti geçecek deyip beklerken, yarım saate kalmadan yolları sel alıyor. Yağmurda koşarak eve dönüyoruz. İkinci akşam baştan alıyoruz, yine rom-kolalarımızı alıp meydana doğru yola çıkıyoruz. Müzik yeni başlıyor, Casa de la Musica merdivenlerinde yerimizi alıyoruz. Bir nevi beleş tepe.. Biz merdivenlerde Kübalılarla hiç anlamadığımız CUC -CUP para yönetimi yada Küba’ nın ekonomisi üzerine konuşurken, dans pistinin oldukça kalabalıklaştığını fark ediyoruz. Biz de önlere ilerliyor ve gerçekten profesyonel dans gösterilerine taş çıkaran danslar izliyoruz. Genelde turistlerin Kübalılarla dans ettiği daha çok kendini müziğe bıraktığı meydanda ben de bir ara dayanamayıp yaşlı bir teyzeye eşlik etmeye çalışıyorum. Fakat ritmi bu kadar içinde hissederek coşkuyla dans eden birine eşlik etmek gerçekten zor.

DSCN2601
Trinidad Küba’nın en turistik şehirlerinden olması nedeniyle yerel peso ile yemek yiyecek yer bulmakta zorluk çekiyoruz. Restoranlar çok pahalı, en ucuz yemek 5-6 EURO’dan başlıyor. Yerel parayla 10 pesoluk pizza ararken burada Tortella de ceso denilen ekmek arası peynirli omleti keşfediyoruz. 5 pesoya yani sadece 60 kuruşa kahvaltımızı, 30 kuruşluk doğal meyve suyu ile taçlandırıyoruz.
Hazır bu kadar fiyatlardan bahsetmişken, Küba’nın para ekonomisinden bahsedeyim biraz. Oldukça karışık.. Şuan Küba’dan ayrılıyoruz, notlarımı Kolombiya’ a gidiş yolunda yazıyorum ama hala tam olarak çözebilmiş değiliz bu konuyu. Aslında sadece biz değil Kübalılar da pek anlamış değil para yönetimini. Piyasa da aynı anda 2 farklı para dönüyor Birincisi halkın kullandığı nasyonel peso, CUP; ikincisi ise turistlerin kullanımı için piyasaya sürülen CUC. Havana yazısında detaylı bahsedilmişti ama kısaca özet geçeyim. 1 CUC yaklaşık 1 EURO iken, 1 CUP CUC’un 25 de biri. Eğer CUP ile ve CUC ile yaptığınız alış verişlerde, 25 kat ile çevrilerek fiyatlar birbirini karşılasa yine sorun olmazdı ama durum tamamen farklı. Aynı dondurmayı 3 nasyonel pesoya(15 kuruş) yenebiliyorken, CUC ile satılan yerlerde 1.5 CUC’a (4,5TL)alabiliyorsunuz. Bu da 12 katı demek. CUC’u sadece turistler kullanırken; halk tamamen CUP kullansaydı yine mantıklı olabilirdi. Devletin sert turizm stratejisi derdik fakat; artık halk da yavaş yavaş CUP’e geçmiş durumda. Hatta devlet de maaşları CUC olarak ödemeye başlamış, insanların maaşlarını daha sonra CADECA denilen yerlerde CUP’e çevirebiliyor. Burada tutarsızlık turizmden CUC ile para kazanan ailelerin yüksek gelir elde etmesi ile başlıyor. Turizm zengin sınıfı oluşturuyor. Bizim konuştuğumuz kişiler genelde turizm ile uğraşanlar olduğu için hem komünizmin nimetlerinden hem de şuan işleyen sistemden memnun. Sağlık, eğitim, sosyal haklar, temel ihtiyaçları karşılanırken; turizmden elde ettikleri gelir ile hayatlarını lüks bir şekilde sürdürebiliyorlar. Fakat geriye kalanlar için hayat bu kadar kolay değil.
Halk Castro’nun ölümünden sonra yönetimin pek iyi idare edilemediğinden ve paranın belirli ellerde biriktiğinden şikayetçi. Doktorlar, mühendisler ve iyi eğitim görmüş bir çok kişi diğer ülkelere göç etmenin peşinde koşuyor. Fakat devlet tarafından ülkeden tüm çıkışlar çok sıkı kontrol altında. Ayrıca diğer şehirlerde yaşayan kişiler Havana’ya gidebilmek için devlete bilgi vermek ve vize benzeri bir kağıt almak zorunda kalıyor. Bu da aslında halkın özgürlüğünün kısıtlanmış hissetmesine neden oluyor.
Ayrıca genel olarak ülkede yokluk hakim. Müthiş bir iklime sahip olmasına rağmen meyve sebze üretimi dahi çok sınırlı. Belirli meyve ve sebzeler yüksek oranda üretilirken, alışıldık ürünlerin dışındaki üretimler için devlet ile uzun prosedürleri aşmanız gerektiğinden bahsediliyor. Tarıma ve üretime teşvik bulunmadığından şikayet ediliyor. Tabii ben bunları yazarken İngilizce sohbet etme şansı bulduğumuz kişilerin anlattıklarından yorumluyorum. Doğruluğunu emin olmak için daha detaylı araştırmak gerekir.
Dışarıdan görülen ve Devrim Müzesi’nde anlatılanlara göre devrimden sonra sağlık, ekonomik ve sosyal anlamda çok güzel projeler yapılmış. İnsanlar ücretsiz muayene ediliyor ve ameliyat olabiliyor. Her hamile kadın ultrason ile ücretsiz olarak düzenli kontrol ediliyor. İşçi sağlığı ve güvenliğinde üretimin her alanında önlemler alınmış. Amerika’nın her alanda uyguladığı ambargoya karşı bilimsel alanda tüm araştırmalara büyük destek veriliyor ve ciddi gelişmeler elde ediliyor. Bankacılık sisteminde Che’nin başkanlığında büyük değişimler yapılıyor. Üretim kanalları tekrar satın alınıyor. Gelir dağılımındaki uçurum kaldırılıyor, temel ihtiyaçların dağılımı için bir çok proje yapılıyor. Çocukların sütten oyuncağa ihtiyaçları tamamen devlet tarafından karşılanıyor. Okullarda bale, tiyatro ve dans dersleri ile toplu yapılan gösterilere verilen destek ile çocukların gelişimleri doğdukları andan itibaren devlet tarafından destekleniyor.
Sonra ne değişiyor. Kuşak değişiyor, beklenenler değişiyor. Gelir değişimi eşit bile olsa yetersiz kalıyor. Yapılan bunca projenin ardından beklenen devletin zenginleşmesi sağlanamıyor. Gelir sağlamak için kapılarını turizme açıyor, fakat bu geliri kendi yönetmediği için gelir dengesizliği başlıyor tekrar. Şuan ki durumu kısaca özetlemek gerekirse, onlarca yıldır sadece Tucola satan bakkallarda artık Cocacola bulabiliyorsunuz. Amerika ile bir kaç ay önce yapılan anlaşma ile turizm ve ticarette kapılar açılıyor. Bugünden sonra neler olacak bunu en çok Kübalılar merak ediyor. Üretim ve ticaret ile ülke ekonomik gücünü arttırabilecek mi? Refah düzeyi artarken gelir dengesini koruyabilecek mi? Yoksa emperyalizme hizmet eder hale mi gelecek?
Küba için değişim zamanı. Önümüzdeki yıllarda ne bekliyor bilmiyoruz ama hala şehrin dışında ara sokaklarda yürürken piyano sesleri duyabiliyoruz. Yada sokaklarda baleden dönen çocuklara rastlayabiliyoruz. Burada hırsızlık pek duyulmuyor, her saatte güvenle yürüyebiliyorsunuz. Ana caddelerinde görmezden gelmeye çalıştığınız evsizler yok. Bir çok şehirde sanat atölyelerinin sayısı marketlerden fazla. Biz değişimin başında yakaladık, büyük bir merakla takip edeceğiz.

Comments

comments

Post Navigation